20 Ağustos 2019, Salı

İTULUMAZIN FERYADI

İTULUMAZIN FERYADI

Niğde panoramasını tamamlayan coğrafi oluşumların başında gelen İtulumaz Dağı, milyon yıldır durduğu gibi durmaktayken son on-on beş sene içinde, artan kalsit istihsaline paralel olarak açılan taş ocakları yüzünden ne yazık ki delik deşik bir görüntü veriyor.

Bu durum sadece Niğde’ye mahsus değil elbette… Yurdun birçok cennet köşesinde, yüce dağların, nâzenim ormanların ortasında, birden bire karşımıza çıkan taş/mermer ocakları, maden sahaları, atık depolama tesisleri, memlekete fayda sağlıyor olsa da, dağın bayırın böylesine hoyratça kemirildiğini görmek içimizi acıtıyor.

 

Son yılların gözde gelir kalemlerinden olan mikronize kalsitin, günlük hayatta karşımıza çıkan bir çok üründe dolgu malzemesi olarak kullanıldığı hepimizin malumu…  Kalsiyum karbonat tabir edilen, yer kabuğunun yüzde 4'ünü oluşturan en yaygın minerallerden biri olan kalsit sayesinde örneğin,  bir top fotokopi kağıdını bugün 5 liraya alabiliyor, ehven fiyata kapımızı penceremizi PVC doğrama yaptırabiliyoruz.  Bu saf beyaz ve yüksek kalsiyum karbonat seviyesine sahip, ülkemizin en kaliteli hammaddesi ise Niğde’de üretiliyor.

 

İlimiz ekonomisine ciddi katkı ve istihdam sağlayan mikronize kalsit tesislerinin onar yıllık sözleşmelerle kiralayıp işlettikleri taş ocaklarından elde edilen hammadde, kendi ihtiyaçlarını karşıladığı gibi Rusya, Ukrayna, Çin gibi ülkelere de ihraç ediliyor.

 

Gümüşler kasabası ile Niğde arasındaki Hıdırlık mevkiinde yoğunlaşan bu ocaklar, bir taraftan işsize iş, aşsıza aş sağlayıp muazzam gelir kapısı olurken öte taraftan, dağın şehre bakan yüzünde ortaya çıkan garabet görüntü, gözleri ve gönülleri yoruyor. Niğde için simgesel ve mitolojik yönü  olan bu dağın para hırsına feda edilmesi, doğal dokunun bozulması doğru mudur?  Kaş yapayım derken göz çıkarılması kabul edilebilir mi? 

 

Doğal yapının yok olmasını ve estetik kaygıları geçtik,  ha bire dinamitlenen dağın gümbürtüsünden rahatsız olan Gümüşler Kasabası sakinleri, patlayıcıların aşırı kullanımı sonucu manastırın kayaç yapısının da hasar gördüğünü, elma ağaçlarının kalsit tozundan etkilendiğini söyleyip dertlerini Marko Paşa’ya anlatıyorlar. Aynı bölgede bulunan katı atık deposu ise yeraltı suları için tehlike arz ediyor.

 

Bu bölge bir zamanlar “Yazının yüzü, itin öldüğü, tilkinin dolaştığı, Ali Hoca’nın tay kovaladığı, Eskigümüşlülerin keven kesip davşan ve keklik avladığı mıntıka olarak bilinirken,  şimdilerde, gece gündüz oyulup delinmekten ay yüzeyi gibi bir hal alan, bölgesel çöp depolanan, hafriyat dökülen, Melekgirmez Sokağı müdavimlerinin göbek atıp deşarj olduğu, silahın bıçağın konuştuğu kuralsız bir bölge olarak anılıyor.     

 

 

Bölge acilen doğal koruma alanı ilan edilip, hammaddenin, aynı damarın mevcut olduğu bilinen, dağın gözle görülmeyen arka cephesinden temin edilmesi gündeme gelmiş midir?  

 

 

 

 

Kapitalizm bize gösterdi ki, insanoğlunun bencil tabiatı ha bire tüketiyor, sistem ise talebi karşılamak için ha bire üretiyor… Bu yüzden de tabii kaynakların sömürülmesi kaçınılmaz hal alıyor.. Sentetik kumaştan dikilen mintanımızın yeni, çorabımızın tabanı, ceketimizin astarı, donumuzun ağı, kısa zamanda epriyor, renkliler bir iki yıkamada soluyor, yepyeni kunduralar giyilmedikleri zaman kendini imha ediyor, Batı’nın, “ kullan at-yenisini al” sistemi devreye giriyor.

 

Hepimizi akıllı telefonlarla donatan, el kadar makinaya bağımlı kılan bu sistem öyle bir tasarlanmış ki, iki üç sene içinde yenilenmediği taktirde bir yerinden mutlaka arıza veren cihazlar, bir süre sonra işlevlerini yitirip kullanılamaz hale geliyorlar. 

 

Eskinin hakiki kösele kunduraları 30-40 sene giyilir, memuriyete başlanırken diktirilen takım elbiseler, emekli olana kadar eskimezdi.  

 

Yetmişli yıllarda Niğde- Sigorta İl Müdürlüğü yapmış olan Yüksel Öztürk, alt kat  komşumuzdu. Her akşam işten eve gelir, kunduralarını cilalayıp kalıba koyardı. Geçen yıl Eskişehir’deki evlerine ziyarete gittiğimizde, bu konuyu hatırlattım. Hemen ayakkabı dolabını açıp gösterdi ; en son 1981’ de gördüğüm kahverengi pabuçları olduğu gibi duruyordu; gözlerime inanamadım!  

 

Kadim Niğdelilerden Vedat Soydan ise 1961 yılında evlendiğinde damat bohçasından çıkan  ham pamuk ve halis yün fanilalar ile hakiki “Mısırlı” çoraplarını elli sene giymişti… Eskiler malının kıymetini bilir, hoyrat kullanmazlardı.

 

İbibiğe, yavrusu der ki: “Anacığım yuvamız kokuyor…”  Anası cevap verir:  “Bu g..t bizde olduktan sonra daha çok yuva kokuturuz.”  

 

Bu tüketim çılgınlığı bizde olduktan sonra daha çook, İtulumaz,  Melendiz, yok ederiz…

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

alper göncü niğde

Haber Yorumları

Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır.

Yorum Yazın

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.